hawaii-plajHawaii Adaları, resmi tarihe göre 1778 tarihinde Kaptan Cook ve arkadaşları tarafından keşfedilmişti. Ancak, adaların denizciler arasında popüler hale gelmesi, 1819 tarihinde “Balaena” ve “Equator” isimli iki balina teknesinin bu sahillere demir atmasıyla başladı. O tarihten itibaren bu bölgedeki balina avı teknelerinin sayısı hızla arttı. 1822 yılında bu teknelerin sayısı sadece 60’ken, 1846 yılında bu sayı 596’a yükselmişti. Bunların 429 tanesi sürekli Lahaina Adası’na demirliyordu.
“Büyük kanatlı balina” adı da verilen “dev balina” Hawaii Adaları’nın simgesi sayılıyor… Bu hayvanın varlığından ilk söz eden kişi etnolog David Shideler’di… Ancak onu bütün dünyaya tanıtan kişi ise, doğabilimci bayan Dyanne Darlymple oldu… Genellikle Alaska sularında yaşayan bu hayvanlar, Kasım aylarının ortasında Hawaii sularında görülüyorlar; bütün bir kışı orada geçirip yavruladıktan sonra Mayıs başlarında bu suları terkediyorlardı. Bu hayvanın nesli, neredeyse yokolma tehlikesiyle karşı karşıya… Bugün, okyanus sularında yaklaşık 500 ile 600 tane “dev balina” kaldığı tahmin ediliyor.

Yazının devamını okumak için tıklayın …


Denizin çocuklarıydılar. Çevreyle büyük bir uyum içinde yaşıyorlardı. Ancak söylendiği gibi pek fazla da yanlız değillerdi. Çevre adalarla her zaman ilişkiye girdiler. Ve “Pasifik Okyanusu’nun Napolyon’u” adı verilen kralları III. Kamehamea bir gün tahta çıktı ve bütün bu toprakları ve insanları bir krallık altında topladı. Paleontologlara göre, Hawaii Adaları’nın ilk yerlileri, maden kullanımını kesinlikle bilmiyorlardı. Ancak kamışlarla birbirine sıkıca bağlanmış 24 metre uzunluğunda tekneler yapacak kadar da taşı ustaca kullanmasını başarıyorlardı. Bu insanlar herşeyden önce denizciydiler. Üstelik, harita, pusula ve teleskop denen aletleri tanımayan denizciler. Yazılı bir dilleri olmadığı için de bu alandaki deneyim ve bilgilerini yeni kuşaklara aktaramıyorlardı. Ancak arkeolojik araştırmalar, bu denli zor koşullara rağmen Hawaii yerlilerinin bundan 2.500-3.000 yıl önce güneydoğuda Yeni Zerlanda’ya, güneybatıda Paskalya Adaları’na kadar vardıklarını gösteriyor. Bu denizcilik yeteneklerinin sırrı, dalga hareketlerini incelemekti. Dalga hareketlerini inceleyerek 200 kilometre ilerde bir kara parçasının olup olmadığını saptayabiliyor ve yine deniz koşullarını dalgalardan tayin ediyorlardı. Bunun için de “mattang” adı verilen, bütün dünyada altın ve su arayıcılarının kullandığı çatal biçiminde bir tahta parçasından yararlanıyorlardı. Bu aletin çeşitli resimlerini duvarlara da işlemişlerdi.

Yazının devamını okumak için tıklayın …


  •     1778 yılında Hawaii Adası’na ilk ayak basan beyaz insan, James Cook’un filosundaki “Bounty” gemisinin kaptanı Bligh William’dı.
  • 1847 yılında, Hawaii’nin yerli kralı III. Kamehamea, kendi adına ilk Hawaii parasını bastırdı.
  • Japon iş adamı Kawamoto Gensiro Hawaii Adası’nda tam 170 binanın sahibi.

Yazının devamını okumak için tıklayın …


hawaii-volkanBu arada Kilauea Volkanı’nın çok özel bir volkan olduğunu belirtmek gerekiyor. Bugün yeryüzünde faaliyet halinde olup da içine kadar girilebilen ve ziyaret edilebilen tek volkan… Bütün krater ağzı boyunca bir yol bulunuyor ve buradan volkanın içi rahatlıkla izlenebiliyor. Zaten Kilauea volkanı, 1916’dan beri tüm dünyanın araştırmacılarına açık “ulusal bir park” statüsünde… Buradaki gözlemevinde birçok ülkeden gelen jeologlar, Pasifik Okyanusu’nun derinliklerinden sayısız adacığın nasıl doğduğunu araştırıyorlar. Hawaii Adaları’na baktığımız zaman iki tip jeolojik oluşum dikkati çekiyor. Bütün adacıklar volkanik bir özellik taşıyorlar, ama bir kısım adalar çok geç jeolojik zamanlarda oluştuğu için çok genç ve hareketli bir yapıya sahipler. Nitekim, bu adacıklardaki volkanlar faal durumdalar… Diğerleri ise daha yaşlı Volkan Adaları… Ve bu sonuncular, yavaş yavaş batıya doğru kayıyorlar.

Yazının devamını okumak için tıklayın …


hawaii-dogasi1778 yılında ilk Avrupalılar’ın gelmesiyle birlikte adaların asırlardır süren yanlızlığı ve soyutlanması sona ermiş. Birçok bitki ve hayvan türünde önemli dönüşümler gözlenmeye başlanmış… Bunlardan en önemlisi, bazı kuş türlerinin kanatlarında görülen küçülme… Tıpkı, Mauritius Adası’nda yok olan dev “dodo” kuşu gibi… Bu kuşların büyük bir çoğunluğu, kanat sistemlerindeki zayıflama nedeniyle uçma yeteneklerini kaybetmişler ve avcı hayvan türlerine yem olmuşlar… Dikenlerini, zehirlerini ve ürkütücü kokularını yitirmeye başlayan bazı bitki türleri, bu silahlarından mahrum kaldıktan sonra doğal ortamlarına uyum sağlayamayıp yok olup gitmişler. İnsanların adaya taşıdığı bazı avcı hayvan türleri karşısında bazı hayvanlar da varlıklarını koruyamamışlar. Zoologlar, Avrupalılar’ın ayak bastığı 1778 tarihinden itibaren adalarda var olan en az yirmi kuş türünün yok olduğunu söylüyorlar. Zor koşullar, sadece karada yaşayan hayvan ve bitki türlerini etkilemekle kalmamış… Bugün adacıkların ulusal sembolü olan “Hawaii balinası” (Nesochen sandvicensis) da müthiş bir yok olma tehdidi altında kalmış… Sir Peter Scott tarafından 1945 yılında kurulan “Wildfowl Trust” isimli bir kuruluş tarafından koruma altına alınmış bulunmalarına karşın, bu balinaların sayısı her geçen gün azalıyor. Biyologlar ve zoologlar için gerçek anlamda bir cennet olan Hawaii adaları’ndaki bitki ve hayvan türlerinin en büyük düşmanı, buralara son yıllarda insanoğlu tarafından getirilen vahşi domuz ve dağ keçisi gibi hayvanlar… Ünlü araştırmacı Carol Fox, bir vahşi domuzun ya da dağ keçisinin iki gün içinde 50 metrekarelik bir yağmur ormanı bitki örtüsünü yok edebileceğini belirtiyor. Ama, bu hayvanlar asıl büyük zararı, bölgedeki yağmur ormanlarının toprak örtüsünde bulunan bazı mantar türlerine veriyorlar… Bu mantarların vahşi domuzlar ve dağ keçileri tarafından yok edilmesi sonucu, toprak, bölgeye düşen yağmuru yeterince ememiyor. Bu da bazı bitki türlerinin sel haline dönüşen yağmur sularıyla akıp gitmesine yol açıyor.

Yazının devamını okumak için tıklayın …


hawaii-plajiPasifik Okyanusu’nun ortasındaki bu küçük tropikal adalar demeti, son yıllarda dünya turizminin de kilit noktalarından biri oldu… Yolda bir hafta gibi kısa tatillerinde Japonlar kendilerini Hawaii’ye atmak için yarışıyorlar. Adadaki 36 golf sahasından 19 tanesi Japonlara ait… Amerika’nın 50. eyaleti olan ve yılda 6 milyon turist ağırlayan Hawaii’de tam 175 bin kişi turizm sektöründe çalışıyor. İnsanları kaygısız, misafirperver ve neşeli… Ancak, bütün bunlar madalyonun sadece bir yüzü; adalar, sadece turistlerin değil, “yeryüzündeki son yeşil doğal cennet” ten biri olmasıyla bilimadamlarının da ilgi duyduğu bir bölge…

Yazının devamını okumak için tıklayın …


Daha önceki yazımızda Bafa Gölünden  ve Bafa Gölü Kral Yolundan bahsetmiştik. Bu yazımız onların devamıdır.

Heraklia’nın zeytin ormanı

kral-yoluAşıtın uygun bulduğumuz yerinden inmeye başladığımızda taş döşeme yolun devamına da ulaşmıştık. Oldukça dik bir vadiye dönüşen güney yüzde döşeme yol zaman zaman kayboluyordu. Tüm Latmos’u dolaştığını sandığımız taş döşeme yol, Kral Yolu’ydu ve enfes bir işçiliği vardı. Heraklia kentinin canlılığını koruduğu dönemden kalmış zeytin ağaçları bir orman gibiydi. inişin bir yerinde set de, döşeme yol da yok oldu. Rotayı şaşırıyordum ki ekibin ısrarıyla sola doğru yöneldim. Aşıtın 900 metrelik yüksekliğinden hızla irtifa kaybediyorduk. Alacakaranlıkta Yediler Manastırı’na yetişmeye çalışmaktan, daha ilk pınarın başında vazgeçtik. Karanlıkta Yediler’e inmek anlamsız olacağından geceyi dik vadinin içindeki pınarın yanında geçirmek üzere yine hızlı ve pratik işbölümüyle kampımızı kurduk. Lassie yemek için her seferinde yanımızda heyecanla bizi beklerken bu sefer öyle yorulmuştu ki, çadırın yanına seriliverdi. Daha sonra hazırladığım bol karışımlı başarısız yemeği o bile yemedi.

Yazının devamını okumak için tıklayın …


Daha önceki yazımızda Bafa Gölünden bahsetmiştik. Bu yazımız onun devamıdır.

Kral Yolu’ndan adım adım

bafa-golu-manzarasiBafa Gölü Roma imparatorluğu dönemine kadar Ege Denizi’nin önemli körfezinden biriymiş. Büyük Menderes’in taşıdığı alüvyonlarla denizle ilişkisi kesilen Heraklia çevresi gözetleme kuleleri ve sularla çevrili muazzam bir şehirmiş. Eski adı Latmos, şimdiki adı beş ayrı zirvesinden ötürü Beşparmak Dağı olan ve kentin yanıbaşında uzanan bu kütle, yumru yumru kayalarıyla benzersiz görünüyordu. Heraklia’nın kalıntılarının içine kurulmuş köy sit alanı olmuştu. Bunu duyduğumda çok sevindim. Köy içinde oldukça harap görünen anfi tiyatronun varlığıysa belli belirsizdi.

Hıristiyanlığın yayılma döneminde Latmos Dağı’nda ve çevresinde rahipler sıkı ve uzun yürüyüşlerle gizli tapınaklarına varıp ibadet edermiş. Önce Endymion’un sonra Hıristiyan rahiplerin öyküleriyle adını duyuran Latmos’la daha yakından tanışmak için yapacağımız ertesi günkü yürüyüşün çok keyifli ve sıkı olacağını şimdiden tahmin edebiliyorduk.

Yazının devamını okumak için tıklayın …


bafa-goluÇevresi, adaları harabelerle dolu Bafa Gölü’nün dibinde kimbilir neler vardır diye çıkıldı yola. Ama kara ağızlı midyeler tüm tarihin üstünü ustaca örtmüştü. Bafa ser verip sır vermiyordu. Ama taş döşeme Kral Yolu zaman zaman kaybolsa da hâlâ izlenebiliyordu. Biz de o yoldan yürüdük; tarihin içinden çıkıp gelmiş krallar gibi…

95’te iki kez Fransız yürüyüşçülerle tanıdığım Bafa Gölü ve Latmos Dağı’nın anılarını dialarla tazelediğimiz günlerden birinde geldi bu çok özlediğim parkurda dört günlük keşif yürüyüşü teklifi. Öyle sevinmiştim ki hemen çantamı hazırlamaya başladım. Bir yandan da Latmos’ta öyküsünü duyduğum gölü, Endymion’la Selene’i daha iyi öğrenmek için mitoloji sözlüğünü karıştırdım.
Ay tanrıçası Selene’nin çoban Endymion’a sunduğu aşkın öyküsüydü Bafa. Bodrum havaalanında bizi Pertev ve Mutlu karşıladı. Bodrum’da çok keyifli ve ışıklı bir geceden sonra erkenden Bafa Gölü’nün yollarına düştük.

Yazının devamını okumak için tıklayın …


Demre’ye ulaşımı ve St. Nicolaus’u anlattığımız Demre yazımızın ilk bölümünün ardından kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Myra

myra-kaya-mezarlariNoel Baba kilisesinin kuzeyinde kalan dağ yamacına baktığınızda, kayalara ustalıkla oyulmuş mezarları göreceksiniz. Birer anıt kimliğindeki bu kaya mezarları, Myra antik kentinin içindedir.

Demre çayının kenarındaki ören yerine arabayla gidilebiliyor.

Bir Lykia kenti olan Myra, Lykia birliği içinde üç oyla temsil edilen önemli bir kent durumundaydı. Lykia’nın M.Ö. 5. yüzyıldan beri var olduğu biliniyor. Hristiyanlığın yayılma zamanında İsa’nın havarilerinden St. Paul Myra’ya uğramıştır. Myra’nın hristiyanlık döneminde dinsel merkez olarak geliştiği bilinmektedir.

Yazının devamını okumak için tıklayın …