Daha önceki yazımızda Bafa Gölünden bahsetmiştik. Bu yazımız onun devamıdır.

Kral Yolu’ndan adım adım

bafa-golu-manzarasiBafa Gölü Roma imparatorluğu dönemine kadar Ege Denizi’nin önemli körfezinden biriymiş. Büyük Menderes’in taşıdığı alüvyonlarla denizle ilişkisi kesilen Heraklia çevresi gözetleme kuleleri ve sularla çevrili muazzam bir şehirmiş. Eski adı Latmos, şimdiki adı beş ayrı zirvesinden ötürü Beşparmak Dağı olan ve kentin yanıbaşında uzanan bu kütle, yumru yumru kayalarıyla benzersiz görünüyordu. Heraklia’nın kalıntılarının içine kurulmuş köy sit alanı olmuştu. Bunu duyduğumda çok sevindim. Köy içinde oldukça harap görünen anfi tiyatronun varlığıysa belli belirsizdi.

Hıristiyanlığın yayılma döneminde Latmos Dağı’nda ve çevresinde rahipler sıkı ve uzun yürüyüşlerle gizli tapınaklarına varıp ibadet edermiş. Önce Endymion’un sonra Hıristiyan rahiplerin öyküleriyle adını duyuran Latmos’la daha yakından tanışmak için yapacağımız ertesi günkü yürüyüşün çok keyifli ve sıkı olacağını şimdiden tahmin edebiliyorduk.

kapikiri-pansiyonSelene’s Pansiyon’da sunulan akşam yemeğinde balık, buz gibi bira ve salatanın tadını hâlâ unutmuş değilim. Gece huzurlu geçen uykunun ardından yörenin tadı değişik balı ve zeytiniyle yaptığımız kahvaltı doyumsuzdu. Sıkı bir kahvaltı bütün günümüzün enerjisi olacağından hepimiz bol bol yedik. Serüvenimizin ilk adımlarıyla tarihi döşeme yolun sessizliğine doğru ilerlemeye başladık. Mağrur tavırlarıyla içimize kendiliğinden katılan Lassie, hemen yanıbaşımızda serüvenin bir parçası olmak üzere ilerliyordu.

Önümüzde en az altı saatlik bir yürüyüş yolu vardı. Tempomuz oldukça hızlıydı, allahtan su kaybımızı giderecek birçok pınara rastlıyorduk yol boyunca. Etraf çok büyük yumru kayalarla doluydu. Birçoğunda çatlak ve yarıklar vardı. Sırtımda taşıdığım kaya tırmanış malzemeleri kışkırtıcı oluyordu bu durumda. Ama hayır, programda yürüyüş vardı şimdilik.

Kocayemiş molası Altimetre 500 metreyi gösteriyordu. 350 metre kadar yükselmiştik. Tam o sırada o güne kadar gördüğüm en büyük kocayemiş ağacını gördüm. Bu, Arap Avlusu’na gecikmek için yeterli bir nedendi. Bir anda hepimiz kocayemişlere konsantre olmuş bir halde birbirimizden koptuk. Lassie şaşkın, hiçbir şey anlamadan bizi izliyor ve yürümek için sabırsızlanıyordu. Neredeyse yarım saatlik kocayemiş molasından sonra tempoyu hızlandırdık telaşla. Yaklaşık altı saat olmuştu. “Ortalıkta yörük falan yok” derken yörük çobanlarının sesi bir kaç yerden ulaştı kulağımıza. Gitmemiz gereken yönü tahmin etmenin güç olduğu iki vadinin birleştiği düzlüğün başındaydık. Sonunda çobanlık yapan yörük ana kızın yardımıyla minik yörük köyüne vardık.

Köyde Süleyman Dayı’nın konukseverliği anlatılacak gibi değildi. ikramlarla birlikte bir sohbet koyulttuk. Bölge hakkında öyle kitaplardan falan kolayca bulamayacağımız bir sürü bilgi aldık. Sohbet ve yemekten sonra, Arap Avlusu’na gitmek üzere Süleyman Dayı’dan izin istedik. Oğlu Muharrem’in rehberlik yaptığı Arap Avlusu yürüyüşü oldukça karışık ve yorucu oldu. Artık sırtımdaki çantanın yük olduğunu düşünmeye başlamıştım ki çan seslerinin ve keçilerin doluştuğu bir yerde Arap Avlusu gözüktü. Eskiden gördüğüm Yediler Manastırı’na göre daha haraptı. ilk işimiz kamp yerimizi belirlemek oldu. Tam bu sırada iyi bir sağanak yağmura yakalandık ve yumru taşlar arasında sıkça bulunan bir kovuğa girdik. Yağmur biraz dinince süratle kampımızı kurduk. Çarçabucak hazırlanan çay ve kahvaltı faslından sonra yağmurun kesildiğini farkedip kamp alanımızı tanımak üzere çevreyi dolaştık. Arap Avlusu’nda şöyle bir gezdikten sonra asıl keşfi yarına bırakıp işbölümü yaptık ve kamp ateşimizin etrafında gecenin ilerleyen saatlerine uzandık.

Sabah kahvaltısının ardından üçüncü günümüzün keşif aktivitesini gerçekleştirmek üzere Arap Avlusu’na döndük. Harabeyi tepeden tırnağa inceledikten sonra, zindan olabileceğini düşündüğümüz üstü çökmüş fakat içinde hücre tarzı odaların bulunduğu, mağaraya benzeyen yapıya girdik. Oldukça karanlık ve küçük bu odaların ne işe yaramış olabileceğinin yorumlarıyla kampımızı toplamak üzere oradan ayrıldık. Süleyman Dayı’nın hayır denemeyecek ikramlarından ve rota tariflerinden sonra, uzun yıllar üstünden aşılarak geçilen Latmos’un yükseklerine doğru yöneldik. Kestanelik denen sıradışı bir ormanın yer aldığı ve çoban barınağının bulunduğu yere kadar yürüdük. Kestanelikten sonra solunda Kız Sivrisi’nin ve Tekerlek Zirvesi’nin bulunduğu aşıta vardık. Zaman zaman bize rotayı gösteren Lassie bugün herşeye yabancı gibi davranıyordu. Aşıta vardığımızda eşine az rastlanan bir manzarayla karşılaştık. Bafa Gölü’nün günbatımı görüntüsü tüm yorgunluğumuzu almış götürmüştü. Hava daha fazla kararmadan aşıtın güney yüzüne, oradan da Yediler Manastırı’na inmek üzere tekrar yola koyulduk.

 

Bafa Gölü, Kral yolu yazımızın devamı yakında …


“Bafa Gölü, Kral Yolu” hakkında yorum yapılmamış

Bu başlıkta yorumlar kapatılmış.