Denizin çocuklarıydılar. Çevreyle büyük bir uyum içinde yaşıyorlardı. Ancak söylendiği gibi pek fazla da yanlız değillerdi. Çevre adalarla her zaman ilişkiye girdiler. Ve “Pasifik Okyanusu’nun Napolyon’u” adı verilen kralları III. Kamehamea bir gün tahta çıktı ve bütün bu toprakları ve insanları bir krallık altında topladı. Paleontologlara göre, Hawaii Adaları’nın ilk yerlileri, maden kullanımını kesinlikle bilmiyorlardı. Ancak kamışlarla birbirine sıkıca bağlanmış 24 metre uzunluğunda tekneler yapacak kadar da taşı ustaca kullanmasını başarıyorlardı. Bu insanlar herşeyden önce denizciydiler. Üstelik, harita, pusula ve teleskop denen aletleri tanımayan denizciler. Yazılı bir dilleri olmadığı için de bu alandaki deneyim ve bilgilerini yeni kuşaklara aktaramıyorlardı. Ancak arkeolojik araştırmalar, bu denli zor koşullara rağmen Hawaii yerlilerinin bundan 2.500-3.000 yıl önce güneydoğuda Yeni Zerlanda’ya, güneybatıda Paskalya Adaları’na kadar vardıklarını gösteriyor. Bu denizcilik yeteneklerinin sırrı, dalga hareketlerini incelemekti. Dalga hareketlerini inceleyerek 200 kilometre ilerde bir kara parçasının olup olmadığını saptayabiliyor ve yine deniz koşullarını dalgalardan tayin ediyorlardı. Bunun için de “mattang” adı verilen, bütün dünyada altın ve su arayıcılarının kullandığı çatal biçiminde bir tahta parçasından yararlanıyorlardı. Bu aletin çeşitli resimlerini duvarlara da işlemişlerdi.

Nitekim ilk Avrupalılar, adalara ayak bastıklarında bu şekilleri ilkel haritalar sanmışlardı. Peki, ama bu “denizlerin fatihleri” kimlerdi? Nereden geldikleri ve kim oldukları konusundaki sır hala çözülemedi. Kabul gören en mantıklı tez ise, bu insanların önceleri Güneydoğu Asya topraklarında yaşadıkları, ama kıtlık sonucu önce Fuji Adası’na daha sonra da Tonga Adası’na göç ettikleri biçiminde… Ancak, uzun süre burada kalmamış, Samoa Adası’na geçmişler. Bu adanın salgın hastalıklardan uzak ikliminde kısa süre içinde çoğalmışlar ve içlerinden bir kısmı çocuklar, kadınlar, hayvanlar ve bazı bitki tohumlarıyla birlikte Hawaii Adası’na gelip yerleşmişler. Bu adalara Yunanca “üzerinde çok kişinin yaşadığı adalar” anlamına gelen “Polinezya” adını ilk verenler Avrupalı kaşiflerdi. Polinezyalılar, o sıralarda kendilerini “insanlar” anlamına gelen “Ka poe” kelimesiyle çağırıyorlardı.

Avrupalı denizcilerin tanıklıklarına göre, Hawaii yerlileri uzun boylu, narin bir vücut yapısına sahip, koyu kahve ten renginde insanlardı. Tipik oval biçimindeki kafatası yapısına ve yağlı siyah saçlara sahiptiler. Yazılı bir dilleri yoktu, ama tüm öykülerini ve efsanelerini dilden dile aktarıyorlardı. Toplumsal ve dini örgütlenmeleri Vikingler ve Eski Yunanlılar’la büyük yakınlık gösteriyordu. Klan bireyin üzerindeydi ve herşeyin temeliydi. Toplumda otoriteyi yaşlılar temsil ediyordu ve klanı tanrıların soyundan geldiği ileri sürülen yaşlılar yönetiyordu. Toplumdaki düzen bir dizi tabu ile gerçekleştiriliyordu. Nitekim, “tabu” kelimesinin kökeni de Hawaii dilindeki “kapu” kelimesinden geliyor. Bütün tabular doğal çevreye uyum çerçevesinde belirlenmişti. Doğal çevreye zarar veren ya da ona uyum gösteremeyen bir klan üyesi anında tanrılar tarafından cezalandırılıyordu. Ne var ki, doğa ile uyum, klan fertleri arasında uyum anlamına gelmiyordu.

Antropologlar, Hawaii yerlileri arasında kan davasının oldukça yaygın olduğunu vurguluyorlar. Nitekim, Hawaii toplumunun efsanevi isimlerinden biri olan “Kamehamea”, aslında acımasız bir savaşçıydı. Hawaii Kralı “Büyük Kamehamea”nın torunu olan bu kişi, büyülü bir gecede doğmuştu. Efsaneye göre o gece, gökyüzünde kuyruğundan ateşler çıkan bir yıldız görülmüştü. Tarihçiler ve astronomlar bu yıldızın 1758 yılında dünyaya çok yakın geçen Halley Kuyruklu yıldızı olduğunu söylüyorlar. Adı “Yanlız Adam” anlamına gelen Kamehamea, 1.80 boyunda güçlü kuvvetli bir insandı. Bir efsaneye göre, 1779 yılında Kealakekua Adası’nda Kaptan James Cook’u öldüren de bu savaşçıydı. Bazı İngiliz denizcilerinin anlattıklarına göre, kral ile iyi ilişkiler içine giren James Cook’u kıskanmış ve adamlarının gözünde yeniden güç kazanmak için onu pusuya düşürüp öldürmüştü. Gerçekten de bu olaydan sonra Kamehamea’nın şöhreti iyice artmışto. Kendisini “Pasifik’in Napolyon’u” olarak tanımlamıştı ve diğer klanları birleştirerek krallığını ilan etti. Hawaii yerli krallığı, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra zayıflamaya başladı. Avrupalılar’ın taşıdığı ve yerli halkın en küçük bir bağışıklık kazanmadığı hastalıklar nedeniyle nüfus etkileniyordu. Yetenekli ve güçlü denizciler, komşu adalara kaptan olarak çalışmak için göç ettiler. Bu arada, adalarda misyonerler aracılığıyla Hristiyanlık da yayılmaya başlamıştı. Hawaiililer, bu konuda aslında basit ama pratik davrandılar… Yeni din günün koşullarına daha iyi uyum sağladığı ve pratikte daha yararlı olduğu için eski tanrılarını problem çıkarmadan terkettiler. Ne var ki, “Volkan Tanrısı” Pele’ye karşı inançlarını korumayı sürdürdüler. Hem de Kraliçe Kapiolani dönemine kadar… Hristiyanlığı resmen kabul eden bu kraliçe, bir gün faaliyet halindeki Kilauea kraterine çıktı ve kraterin içindeki ateşe doğru dönüp Tanrı Pele’yi lanetledikten sonra İncil’den pasajlar okudu. Bu yüzden bugün birçok Hawaiili, bu adalardaki yanardağların zaman zaman patlamasını Tanrı Pele’nin laneti olarak yorumluyor. Yerli kralların modernleşme ve Hristiyan dinini kabullenmedeki olağanüstü çabalarına karşın bu krallığın ömrü en fazla yarım asır daha sürdü. Stratejik nedenlerle yüzyılın sonlarında yükselen askeri ve ekonomik dev ABD’nin dikkatini çeken adalar, 1898 yılında Amerikan askerleri tarafından ele geçirildi. 1959 yılında ise ABD’nin 50. eyaleti olarak ilan edildi.


“Hawaii – Meraklı ve Savaşçı Atalar” hakkında yorum yapılmamış

Bu başlıkta yorumlar kapatılmış.